~World~Dünya~

2048 (10)
The world is so empty if one thinks only of mountains, rivers and cities; but to know someone here and there who thinks and feels with us, and though distant, is close to us in spirit – this makes the earth for us an inhabited garden”
Johann Wolfgang von Goethe
 
sem
Dünya, öyle boştur ki, eğer biri, dağlar, nehirler ve şehirlerden olarak  sadece düşünürse;
Ama orada burada düşünen birisini bilmek, bizimle hisler ve manen bize yakındır , ve buna rağmen uzak, — Bu, bizim için dünyayı yaşanan bir bahçeye yapar.
Johann Wolfgang von Goethe

3 Yanıt to “~World~Dünya~”

  1. Burada hiç kimse durucu değil,
    Hepimiz dünyâdan göçmeye geldik.
    Kör olan bu işi görücü değil,
    İyiyi kötüden seçmeye geldik.
    Pazarcılar gibi alış-verişle, Kaynakwh: İbrahim Sadri – Dünya Sesli Şiiri Dinle
    Öbür âlem için bir sürü işle,
    Az bir sıkıntı, biraz bekleyişle,
    Bu çetin köprüyü geçmeye geldik.
    Gelmedik buraya biz dava için,
    Encâmı karanlık bir kavga için,
    Dünyâlara ait bir sevdâ için,
    Bizler âb-ı hayat içmeye geldik.
    Kehf ashâbı gibi mağaralarda,
    O en Kutlu ile mübârek GÂR`da,
    Henüz ölüp gömülmeden mezarda,
    Bitmeyen çileyi çekmeye geldik.
    Niceler düştüler dünyâ ağına,
    Vuruldular bahçesine bağına,
    Anlarlar varınca son durağına,
    Bizler bu bahçeyi ekmeye geldik…

    ♥♥♥♥ELLERİMİZİN BÜYÜK BOŞLUĞU♥♥♥♥

    burası dünya ve biz artık çok sıkıldık
    alıp başımızı sana gelmek istiyoruz
    sana gelmek
    sana gelmek, orada kalmak istiyoruz
    çok unuttuk hatırlamak istiyoruz
    başımızın okşanmasını gözyaşımızın silinmesini, kolumuza girilmesini istiyoruz
    yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz
    rüzgarın sesini, ırmağın sesini
    dağların dağ, denizlerin deniz, kadınların kadın, çocukların çocuk
    erkeklerin erkek, ekmeğin ekmek olduğu bir dünyayı yeniden isterken
    seni istiyoruz aslında. bunu söyleyemiyoruz

    her yer gece, çok gece
    ve biz meleklerini istiyoruz rabbim
    çok yenildik yetmez mi?
    bir bankanın önünde, bir koltuğun altında, bir ziyafetin ortasında bir günahın tenhasında
    büyütüp durduk siyahı

    gece gece gece
    her yağmur tanesini bir melek indirirken yer yüzüne
    her yalanı yüz şeytan taşıyor olabilir mi ?
    bilmiyoruz
    çünkü
    bilincimiz içerken binlerce yılın karmaşık şurubunu
    kameraya bakıp kalabalık şeyler söylemek ve gülümsemekle meşgulüz şu an
    sonra oturup düşüneceğiz bütün olanları
    yusuf’u düşüneceğiz, yakup’u, musa’yı
    isa’yı düşüneceğiz, nuh’u ve öbürlerini ve efendimizi
    efendimizi !

    kuyular kuyular kuyular kazdık
    bir nefes üflemen için yer yüzü bataklığında sazdık kestik kendimizi deldik yaktık
    sonra sana değil dünyaya aktık
    dünya ki mescittir biz onu otel yapmışız
    kalktık ki yenilmişiz değişmişiz azmışız
    bir sızı kalmış içimizde başka bir şey yok
    bu sızıdan yol bulup kapına dayanmışız

    bir çocuk oyuncağını alamamış
    bir kız sevdiğini saramamış
    bir anne kollarını açıp bekliyor oğlunu
    bir adam paramparça bir çift göz için
    birisi ekmek götürememiş evine birisi aşk
    birimiz dünyayı kurtaracak
    birimiz yarını
    birimizin aklı tutuşmuş yanıyor

    geldik işte bunlar ellerimiz
    açılmış bak bilirsin ne diye
    ki bilirsin biz bu ellerle neler işledik
    açtık işte bunlar ellerimiz
    burası dünya
    şu biziz
    bunlar da ellerimiz
    öyle açık öyle acemi öyle boş
    öyle mahcup öyle dalgın öyle boş
    öyle boş

    senin değil miyiz hepimiz ?
    senin değil mi her şey
    alırsın kime ne verirsin kime ne ? ve bu açtığımız eller senin değil mi?
    senin değil miyiz rabbim
    bir yıldız bir ağaç bir buğday tanesi kadar

    kimsesiziz kime gidelim
    yaralarımız var kime
    sıcak bir şey arıyoruz kime
    merhamet istiyoruz kime
    bağışlanmak istiyoruz kime gidelim
    sorumuz ve cevabımız aynı değil mi?
    yorgunuz kaybetmişiz dalgınız kırgınız küsmüşüz
    bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde kime gidelim
    çok yürüdük yollar kayboldu yol olduk sana geldik
    ne getirdin deme bize senden başka neyimiz varsa o bizim yokumuzdur

    geldik işte bunlar ellerimiz
    bunlarda ellerimizin büyük boşluğu
    beş duygum harab, altı yönüm harap
    on parmağımda on acı ya rab
    denize dalan bir desti nasıl tahammül etsin suya
    fırlattın beni dünyaya
    yeniden al kucağına, çağır beni yeniden
    be saman çöpünü kasırgada bırakma
    büyük bir kapının önünde bir karınca vurmuş kapıyı bekliyor
    kapı açılacak yoksa niye var
    rahmet örtecek günahı
    geride kalacak gazabın adımları
    duyulacak büyük bahçenin o büyük şarkıları
    sunulan şarabı çekinmeden içeceğiz
    görüneceksin durmadan kendimizden gececeğiz
    görüneceksin her şeyimizle sana göçeceğiz

    ol dedin olduk senden
    gel dedin geldik sana
    başımız yerde
    açtık ellerimizi sevgilinle birlikte
    bize bak çekip çıkalım uçurumlardan
    bize bak çıkalım dünyanın bütün kulluklarından
    parçansak al bizi bir daha ayırma evinde uyuyalım
    yabancıysak dost ol bize senden ayrılmayalım
    elimiz açık başımız ve ruhumuz secdede durmuş bekliyoruz
    sevdiklerin aşkına sevenlerin aşkına
    inşirah inşirah inşirah
    ayetin değil miyiz ya allah

    İBRAHİM SADRİ

  2. Mehmet Says:

    merhaba
    nasılsın iyimisin
    sağlıcakla ve hoşça kal
    iyi günler dileklerimle

  3. GEÇMİŞTEKİLERDE DİRİ İDİLER Says:

    Yedinci Lem’a: Bak, nasıl sahife-i arz üstünde Zât-ı Ehad-i Samedin hâtemlerini az dikkatle görebilirsin. Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinat kitâb-ı kebîrine bir bak. Göreceksin ki, o kâinatın heyet-i mecmûası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuh ile hâtem-i Vahdet okunuyor. Çünkü, şu mevcudât bir fabrikanın, bir kasrın, bir muntazam şehrin eczâları ve efradları gibi bel bele verip, birbirine karşı muâvenet elini uzatıp, birbirinin suâl-i hâcetine, “Lebbeyk, başüstüne!” derler, el ele verip bir intizam ile çalışırlar, başbaşa verip zevi’l-hayata hizmet ederler, omuz omuza verip, bir gâyeye müteveccihen bir Müdebbir-i Hakîme itaat ederler.

    Evet, güneş ve aydan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut, tâ nebâtâtın, muhtaç ve aç hayvanların imdadına gelmelerinde ve hayvanların zayıf, şerif insanların imdadına koşmalarında, hattâ mevadd-ı gıdâiyenin latîf, nahif yavruların ve meyvelerin imdadına uçmalarında, tâ zerrât-ı taâmiyenin hüceyrât-ı beden imdâdına geçmelerinde câri olan bir düstur-u teâvünle hareketleri, bütün bütün kör olmayana gösteriyorlar ki, gayet Kerîm birtek Mürebbî’nin kuvvetiyle, gayet Hakîm birtek Müdebbir’in emriyle hareket ediyorlar.

    İşte, şu kâinat içinde câri olan bu tesânüd, bu teâvün, bu tecâvüb, bu teânuk, bu musahhariyet, bu intizam, birtek Müdebbir’in tertibiyle idare edildiklerine ve birtek Mürebbî’nin tedbîriyle sevk edildiklerine katiyen şehâdet etmekle beraber; şu bilbedâhe san’at-ı eşyada görünen hikmet-i âmme içindeki inâyet-i tâmme ve o inâyet içinde parlayan rahmet-i vâsia ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç herbir zîhayata onun hâcetine lâyık bir tarzda iâşe etmek için serpilen erzak ve iâşe-i umumi, öyle parlak bir hâtem-i tevhiddir ki, bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür.

    Evet, kasd ve şuur ve irâdeyi gösteren bir perde-i hikmet, umum kâinatı kaplamış. Ve o perde-i hikmet üstünde lûtuf ve tezyin ve tahsin ve ihsanı gösteren bir perde-i inâyet serilmiştir. Ve o müzeyyen perde-i inâyet üstünde kendini sevdirmek ve tanıttırmak, in’âm ve ikram etmek lem’alarını gösteren bir hulle-i rahmet, kâinatı içine almıştır. Ve o münevver perde-i rahmet-i âmme üstüne serilen ve terahhumu ve ihsan ve ikramı ve kemâl-i şefkat ve hüsn-ü terbiyeyi ve luti-u Rubûbiyeti gösteren bir sofra-i erzak-ı umumiye dizilmiştir.

    Evet, şu mevcudât, zerrelerden güneşlere kadar, ferdler olsun, neviler olsun, küçük olsun, büyük olsun, semerât ve gâyâtla ve faydalar ve maslahatlarla münakkaş bir kumaş-ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş; ve o hikmetnümâ sûret gömleği üstünde lûtuf ve ihsan çiçekleriyle müzeyyen bir hulle-i inâyet, her şeyin kametine göre biçilmiş; ve o müzeyyen hulle-i inâyet üzerine tahabbüb ve ikram ve tahannün ve in’âm lem’alarıyla münevver rahmet nişanları takılmış; ve o münevver ve murassâ nişanları ihsan etmekle beraber, zeminin yüzünde bütün zevi’l-hayatın tâifelerine kâfi, bütün hâcetlerine vâfi bir sofra-i rızk-ı umumi kurulmuştur.

    İşte şu iş, güneş gibi âşikâre, nihayetsiz Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Zât-ı Zülcemâle işaret edip gösteriyor.
    Sözler | Yirmi İkinci Söz | 272

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: