Oruç diye/bildiğim….Senai Demirci…

 

 

Bir iğne oruç..

 
Beni bana dikiyor, yeniden dokuyorum insan olan yanımı. Dudağımı dudağıma teğelliyor; yalan ve boş sözü değdirmiyor nefesime. Bencilliğimin yakalarından tutup cömertliğin düğmelerine ilikliyor beni; yeniden b/akıtıyor hiçliğime, hiçlikten geldiğim gerçeğine…

Bir mühür oruç.

 
 Mekanın üzerine kutlu bir vaktin hükmünü basıyor, her köşeyi kutsuyor, her şehri Kâbe’nin eteğine taşı(rı)yor. Mevsimlerden de geçse, ömrün farklı yıllarına da uğrasa, bizi bir sofranın başında bir bir çocuk ediyor, kalplerimizi binbir çocuk sevincine kilitliyor. Kalbimizi meleklerin bile göremediği, şeytanın bile bozamadığı o görünmez, o gösterilmez, yalnızca O’na görünür sadrın içine koyuyor, sahtelikten çıkarıp yeniden piyasaya sürüyor. Eşyanın sıradanlığını çekip alıyor elimizin altından, yine ama yeni, eski ama taze lezzetlerle damgalıyor.

Bir yokuş oruç.

 
 Şükrün ırmağını akıtıyor çölleşmiş tenimizin vadilerinden. Sabrın yokuşlarında susatıp suya kandırıyor nankörlüğümüzü yeniden.

Bir yoldur oruç.

 
Çıkar/çıkmaz sokakların hepsini Mekke’ye çıkarıyor. Şehrin kirlerini bir suskunluk avazında temizliyor. Yetim bıraktığımız umudumuzu, sokağa terkettiğimiz merhametimizi yeniden eve alıyor. Yola koyuyor içimizin şefkat kervanlarını. Kuraklaşmış, çoraklaşmış dünyanın göbeğinde, iftar saatlerinde serinlediğimiz, iftarı bekleyerek sevindiğimiz, bölüşerek sevindirdiğimiz bir vahaya uğratıyor nefislerimizi.

Bir elbisedir oruç.

 
Bizi ilk defa niyetimizle giyindiriyor. Güvendiğimiz eylemlerimizi bir kenara bıraktırıp, eylemsizliğin, hiçbir şey edememenin loş köşelerine çekiyor. Sıcak teması kaybettiğimiz vicdanımızın eşiğine yeniden çağırıyor bizi. Bir ihramı giyer gibi, O’nu görürcesine yaşadığımız ihsan kumaşını atıyoruz omuzlarımıza. Kıyıda köşede, kimsenin görmediği yerlerde, gözlerden uzakta da olsa, yalnız ve yalnız O’na teveccüh etmenin, yalnız ve yalnız O’ndan iltifat beklemenin estetiğine bürünüyoruz.

Bir kapı oruç.

 
 Bize açılan. Sonsuz bir kabullenişin odasına doğru eşsiz bir aşinalıkla ayaklarımızı buyur eden ahşap bir kapı. Anamızın ekşi ayranını özlercesine, babamızın şefkatli bakışını beklercesine, bir susamlı pidenin kokusunda erircesine, bir kutlu emre seve seve itaat edercesine masumiyetimizin evine yeniden ayak bastığımız bir kapı. Bizden açılan bir kapı. Cimriliğimizi sürpriz bir merhametle dikiş yerlerinden yırtarak, biriktirdiklerimizi elimizin altında faydasız kılarak kalbimizi başkalarına doğru aralayan..

Bir yağmur oruç.

 
Sokaklara gökyüzü insin diye. Çocukluklarını yetim bırakmış büyüklerin de alnına çocukça sevinçler dokunsun diye. Dağlarca büyümüş, kayalarca katılaşmış kalplerin arasından yeniden sular sızsın diye… İçimizde öldürdüğümüz acımalar, küllendirdiğimiz merhametler bir damlanın dokunuşuyla filizlensin, göğe ağaç ağaç ağsın diye. Yetim başını okşayan meyvelerle, komşuyu da hatırlayan çiçeklerle, eksildiğimizi/eskidiğimizi açık eden kokularla dal budak salsın diye…

Bir taştır oruç.

 
Yolumuzu kesen. Hırslarımızın ayaklarına dolanan. Emellerimizin önüne dikilen. Başımıza bir mezar taşı gibi dikilip toprak olduğumuzu hatırlatan. Eşyanın yüzünü bizden çeviren bir soğukluk, katılık gibi ağırlaşan. Hazzın kabını dokunulmaz kılan bir duvar gibi yükselen. Kimi katı kalpleri utandırırcasına, bir Mûsa asâsı gibi dokunan. İmsakla, iftarla, ezanla sonsuz yumuşayan, çatlayan, tozlaşan, ağlayan, ağlatan…

Bir topraktır oruç.

 
Bir saksılık toprak gibi pencere önünde. İçinde hayallerin yeniden sulandığı… Her kıpırtısında çocuk sevinçlerinin yeniden uyandığı… Bir o kadar tanıdık, bir o kadar yeni…

Kendince, keyfince bir mutluluk adası. İçimizi bir saksılık toprak kadar olsun geniş tuttuğumuzun habercisi. Küçük sevinçler gölgesi….

Bir saklambaç oyunu oruç.

 
 Kendimizi kendimizden gizler gibi görünmez bir niyetin köşelerinde beklediğimiz. Bencilliğimize sobelendiğimiz. Sonsuza kadar sevabımızı saydırdığımız ebemiz. Az pencereli yalnızlıklar. Şehvetimizi sarkıttığımız kuyular. Hırslarımızı yatırdığımız kuytular.

Bir oda oruç.

 
 Bir bir buluştuğumuz. Yeniden göz göze geldiğimiz. Dört duvarı sohbetle yeniden buluşturduğumuz. Sofranın beklentisinde, bir yudum suyun sesinde, bir sıcak ekmeğin kıyısında kalbimizi yeniden sedirlere yatırdığımız. Ruhumuzu baş köşeye buyur ettiğimiz.

Bir sızı oruç..

 
Tenin çatlaklarından sızan can akışı. Bedenin yaralarından taşan kalp ağrısı. Ruhun tenden dışarı sızması… Kabuğun çatlaması… Tohumun uyanması.

Bir dönüş oruç.

 
 Yar’e verdiğimiz söze dönüş… Suskularca konuşan. Söz verdiğimiz Yâr’e dönüş…Çığlıklara sarılan.
 
Senai DEMİRCİ

7 Yanıt to “Oruç diye/bildiğim….Senai Demirci…”

  1. ALAADDİN Says:

    Yedinci Suâl: Bu hâdise-i arziye, bu memleketin ahâli-i İslâmiyesine bakması ve onları hedef etmesi ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyâde ilişiyor? Elcevap: Bu hâdise hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan\’ın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması; hem tahribâtından intibâha gelmediklerinden, hafifçe gâfilleri uyandırmak için o zelzelenin devam etmesi gibi çok emârelerin delâletiyle bu hâdise ehl-i imânı hedef edip, onlara bakıp, namaza ve niyâza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor.

  2. ALAADDİN Says:

    Dördüncü suâl: Mâdem bu zelzele musîbeti hatâların neticesi ve keffâretü\’z-zünubdur. Mâsumların ve hatâsızların o musîbet içinde yanması nedendir? Adâletullah nasıl müsaade eder? Yine mânevî cânibden elcevap: Bu mesele sırr-ı kadere taallûk ettiği için, Risâle-i Kadere havale edip, yalnız, burada bu kadar denildi: Yani, "Bir belâ, bir musîbetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp, mâsumları da yakar." Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücâhededir. İmtihan ve teklif, iktizâ ederler ki, hakikatler perdeli kalıp, tâ müsâbaka ve mücâhede ile, Ebû Bekir\’ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebû Cehil\’ler esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer mâsumlar böyle musîbetlerde sağlam kalsaydılar, Ebû Cehil\’ler, aynen Ebû Bekir\’ler gibi teslim olup, mücâhede ile mânevî terakkî kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı. Mâdem, mazlum zâlim ile beraber musîbete düşmek, hikmet-i İlâhiyece lâzım geliyor; acaba o bîçare mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir? Bu suâle karşı cevaben denildi ki, o musîbetteki gazab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü, o mâsumların fânî malları, onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi, fânî hayatları dahi bir bâkî hayatı kazandıracak derecede, bir nevi şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında, aynı gazab içinde bir rahmettir. Beşinci Suâl: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususi hatâlara hususi ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hal cemâl-i rahmetine ve şümûl-ü kudretine nasıl muvâfık düşer? Elcevap: Kadîr-i Zülcelâl, herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde, birtek neticesi çirkin ve şer ve musîbet olsa da, sâir güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer, bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men edilse; o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk edilir ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ birtek şer gelmesin gibi; gayet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakikat ve kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat kusurdan münezzehtirler. Mâdem bir kısım hatâlar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümûllü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette o cinâyetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde "Onları terbiye et" diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adâlettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir. Altıncı Suâl: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbât-ı mâdeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, âdetâ tesadüfî ve tabii ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin mânevî esbâbını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki intibâha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikati var mıdır? ——————————————————————————–Enfâl Sûresi: 25.

  3. ALAADDİN Says:

    Beşinci Risale olan Beşinci Kısım -1- âyet-i pür-envârının çokenvâr-ı esrarından bir nurunu, Ramazan-ı Şerifte bir hâlet-i ruhaniyede hissettim, hayal meyal gördüm. Şöyle ki: Üveys-i Karânî\’nin -2- münâcât-ı meşhuresi nevinden, bütün mevcudat-ı zevilhayat, Cenâb-ı Hakka karşı aynı münâcâtı ettiklerini; ve on sekiz bin âlemin herbirinin ışığı birer ism-i İlâhî olduğunu bana kanaat verecek bir vakıa-i kalbiye-i hayaliyeyi gördüm. Şöyle ki: Birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi, şu âlem binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemleri bu âlem içinde gördüm. Herbir perde açıldıkça diğer bir âlemi görüyordum. O âlem ise, âyet-i Nur\’un arkasındaki, -3- âyeti tasvir ettiği gibi, bir zulümat, bir vahşet, bir dehşet karanlığı içinde bana görünüyordu. Birden, bir ism-i İlâhînin cilvesi, bir nur-u azîm gibi görünüp ışıklandırıyordu. Hangi perde akla karşı açılmışsa, hayale karşı başka bir âlem (fakat gafletle, karanlıklı bir âlem) görünüyorken, güneş gibi bir ism-i İlâhî tecellî eder, baştan başa o âlemi tenvir eder, ve hâkezâ… Bu seyr-i kalbî ve seyahat-i hayaliye çok devam etti. ——————————————————————————–1- "Allah göklerin ve yerin nurudur." (Nur Sûresi: 24:35) 2- İlâhî, Sen benim Rabbimsin; ben ise kulum. Sen Hâlıksın, ben ise mahlûk. Sen Rezzaksın, ben ise merzuk… 3- "Yahut onların amelleri, derin bir denizin karanlıklarına benzer ki, o denizi üst üste dalgalar kaplamış, dalgaları da bulutlar örtmüştür. Karanlıklar birbiri üstüne öylesine bastırmıştır ki, elini uzatsa onu dahi göremez olur. İşte, Allah\’ın nur vermediği kimsenin nurdan hiçbir nasibi yoktur." )Nur Sûresi: 24:40)

  4. Ömer Says:

    Tövbenin Önemi:Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip" (Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür) buyurdu.Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti.Oradakilere:-Bu gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca:-Ey Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler.Musa aleyhisselâm:-Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler.Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti:-Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o\’\’Benim dostumdur.\’\’ İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?Allahü teâlâ:(Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah\’ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu.

  5. ALAADDİN Says:

    İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü, sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki, iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü\’minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle, "O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in\’âmıdır; Onun emrini bekliyorum" diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü mânevî eder. İşte, bu suretle oruç çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.

  6. ♣ Ąηηα Says:

    Bom Dia Alegria!॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰ \’:.ﻶჱﻶﻉ.:\’ ॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰ \’:.ﻶჱﻶﻉ.:\’ ॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰ \’:.ﻶჱﻶﻉ.:\’Durante a nossa vida:Conhecemos pessoas que vem e que ficam,Outras que, vem e passam.Existem aquelas que,Vem, ficam e depois de algum tempo se vão.Mas existem aquelas que vem e se vão com uma enorme vontade de ficar…Charles Chaplin॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰ \’:.ﻶჱﻶﻉ.:\’ ॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰ \’:.ﻶჱﻶﻉ.:\’ ॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰॰ \’:.ﻶჱﻶﻉ.:\’Beijos sem fim…♣ Ąηηα ♣Para ti:http://i256.photobucket.com/albums/hh180/annaspace_2008/PURE2.png

  7. Antonio Miguel Says:

    Você se ama realmente? Por favor, não se assuste com o título. Embora seja uma pergunta que nem sempre seja feita ela é importante e muito necessária. Temos o hábito de prestarmos muita atenção na vida dos outros, nos problemas e detalhes que cercam a vida alheia e nem sempre nos conscientizamos de quem estamos nos tornando. Aliás, normalmente essa conduta de grande preocupação com o exterior mascara uma dificuldade de entrarmos em contato conosco, de encararmos frente a frente nossas questões. E, ao fugir de nós mesmos e nos refugiarmos no mundo ao nosso redor, nos desconectamos de nossa capacidade de extrairmos o melhor de nossa existência. Ninguém conseguirá ser pleno e alcançar a verdadeira realização interior por mais que tenha um bom trabalho, boa saúde e bom salário, se for distante de si mesmo, se desconhecer seus próprios sentimentos. E um bom ponto de partida é mensurarmos nosso nível de amor por nós mesmos!Pode parecer difícil em um primeiro momento para algumas pessoas medirem seu nível de amor por si, mas há ponderações que podem nos nortear nessa avaliação. Amar a si é muito mais que apenas cuidar da aparência física. É ensinar a mente a viver no momento presente, no aqui e agora, livres das garras da ansiedade e da angústia, algozes tão comuns quem habitam nossa mente. Amar a si significa cuidar de nossa alimentação e de nosso corpo, mas também de não nos permitirmos nutrir relacionamentos viciados que trazem apenas sofrimento e estagnação, mas são sustentados seja por medo ou por comodismo. Amar a si significa não guardar mágoa, mas também aprender a perdoar a si mesmo, o próprio passado. É entrar em contato com uma energia de auto-cura que nos absolve das culpas e nos predispõe a viver o presente com todas as suas possibilidades.Amar a si é zelar pelos próprios interesses, mas também buscar estar em harmonia com os interesses do mundo a nosso redor. Não podemos ignorar que estamos conectados na malha da vida e que o egoísmo jamais nos fará bem. É essencial cuidarmos de nossa casa, da rua onde moramos, do bairro, da cidade, de nosso estado, de nosso país. É fundamental cuidarmos do nosso local de trabalho e do meio ambiente. Amar a si significa adquirir consciência de si e do mundo de forma sistêmica e sempre buscar fazer o melhor em tudo que se dedicar. Enfim, amar a si é mais que cuidar de si e do mundo. É aprender a aprender com cada momento, com cada equívoco, com cada acerto. É se permitir ir além de onde já se foi. É dar-se o direito divino de errar sem confundir-se com o erro. É ser responsável por tudo que fizer sem ser um carrasco de si e de outrem. Há quem diga que ama a si porque se cuida, malha todo dia, lê bons livros, tem toda a vida programada e sempre luta por seus direitos. Legal, é um bom começo, mas apenas a ponta do Iceberg. Precisamos entrar em contato com emoções que nos fortaleça, que nos encha de compaixão por nós e pelo mundo, que nos faça mais generosos e gratos por tudo o que temos e somos. São os primeiros passos, mas cruciais. Pense com carinho nessa pergunta, pois apenas quando tomamos consciência da forma como nos amamos é que podemos realmente criar uma conexão consigo e nos respeitar verdadeiramente. Vale à pena pensar profundamente nesse assunto. E aí, você se ama? QUE VC TENHA UMA LINDA E MARAVILHOSA SEMANA. FIQUE COM DEUS.GOD BLESS YOU.QUE DIOS TE BENDIGA Se vc me permite sempre estarei postando lindas mensagens estou reformulando o meu blog

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: