Yusuf ile Züleyha…Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün… Nazan Bekiroğlu…

 

Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.

…ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibarettir. "

 

"…sözcük sınırlı muhayyile ise sınırsızlıktı."

 

"Züleyha bir uzun name; Potifar’ın okuması yazması yoktu. Züleyha üç soru, beş soru, on soru; yanlış yoktu, ama Potifar’ın cevap kağıdı boştu."

 

"Karanlık gecede halden hale girerken Züleyha’nın kalbi, Züleyha en çok da sabrın kimden olduğunu bilmeden ve sabrının iç yüzüne erişemeden sabretti. Tahammülünün anlamını çözemeden tahammül etti. O kadar ki ne sabrına sahip çıktı, ne tahammülünden hoşnut kaldı."

 

"Ne bulduğunu bilmeyişi, ne bildiğini bulmayışındaki kararsızlıktan."

 

"Tahammül, bu benim gücüm, diye kıvrandı günlerce, billur kesimli camların arkasından ırmağın ufuklarına bakarak. Ardından da, tahammül, bu benim güçsüzlüğüm, diye ağladı. Gücüm olan şey zaafım. Benim olmayan bu hayata tahammülüm güçsüzlüğüm, benim olmayan bir hayata tahammül edecek kadar da güçlüyüm.

 

Sonra, sabırlıyım, dedi, ne güzel. Sonra sabrına öfkelendi, neye sabır, niye sabır?"

 

"Yolu uzun, çok uzun Züleyha’nın.
Aşk verilmiş ona, aşkı bilmiyor. Sabır verilmiş, sabra sahip çıkamıyor."

 

"Züleyha’nın gözleri bir büyülü siyah korku. Kimin gözleri değse Züleyha’nın gözlerine, Züleyha’da birşeyini unutacak. Kime gözleri değse Züleyha’nın onda kendinden bir şeyler bırakacak."

 

"Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde Yusuf bu duasındaydı. Ve Yusuf biraz da bu dua ile, bu duayı edebilmiş olma yürekliliğiyle peygamberdi: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasip et."

 

"Potifar kötülüğünün mantığını çok kuvvetli kurmuştu: O, bir değil çoktu. Potifar bindi, bir olan Yusuf’tu.
…Yusuf güçlüydü bu yüzden. Bir mazlum ahının gök kubbeyi sarsacağı bilgisiyle. Devranın gün gelip de döneceğinin haberiyle. Ne ki var zerre kadar şer ne ki var zerre kadar hayr, bir gün şaşmaz bir terazide tartılacağının emniyetiyle.
Sustu Yusuf.
Sustu.
Teslimdi.Mazlumdu.
Teslimiyetiyle vardı. Susmasıyla haykırdı. Tahammülüyle baş kaldırdı."

 

"Yusuf, dedi Züleyha, sen masumsun, sen de bilirsin, ben de bilirim. Şu dört duvar, şu sıkı sıkı kapalı kapı, döşemenin üzerinde ezilen sarı gülün yaprakları anık ki suçun yok senin. Fakat güzelsin. Güzelliğin yoruyor beni, çünkü mümkünü var, suret kasrında bir suret değilsin. Suçlu değilsen de bana, beni suçlu kılacak kadar güzelsin. Mümkünü olan bir güzelliğin sahibiysen Yusuf, ve bu güzellik yoruyorsa beni, sen dünyanın en masum mücrimisin. Suçlu, suçunu her zaman bilerek işlemez Yusuf ve güzellik bazen suça dönüşür. "

Nazan Bekiroğlu 

 

2 Yanıt to “Yusuf ile Züleyha…Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün… Nazan Bekiroğlu…”

  1. Fasl-ı gül Says:

    "Çok zordu Yûsuf\’u görmeyen gözün Züleyhâ\’yı anlaması…Çok kolaydı Yusuf\’u görmeyen gözün Züleyhâ\’yı kınaması…"ALLAH razı olsun çok güzel bi paylaşımdı..beğeniyle okudum,

  2. ALAADDİN Says:

    Üçüncü MeseleGençlik Rehberinde izahı bulunan ibretli bir hadisenin hülâsası şudur: Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar kat\’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: "Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz." Evet, gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretle ve teellümlerle ağlayacaklardı. Ben o Eskişehir Hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken, sefahet ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi: "Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; bize karışma." Ben de cevaben dedim: Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalâlet ve sefahete atılıyorsun. Kat\’iyen bil ki, senin dalâletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı mazi ölmüş ve mâdumdur. Ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalâlet yoluyla, senin başına ve varsa ve ölmemişse kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz\’î lezzetini imha ettiği gibi, gelecek istikbal zamanı dahi, itikatsızlığın cihetiyle yine mâdum ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücuda çıkaran ve zaman-ı hazıra uğrayan biçarelerin başları ecel cellâdının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemadiyen akıl alâkadarlığıyla senin imansız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefihâne cüz\’î lezzetini zîr ü zeber eder.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: