Mevlana & Love & Rumi & Aşk

Posted in AŞK, DÜŞÜNDÜM, ENGLİSH ARTİCLES-STORİES ETC. on Aralık 10, 2009 by yabakientelbaki
semra spaces
Free Image Hosting at www.ImageShack.us
Mejnun set out for his ove of Laila, but he finally reached the love of God.

But if a man has no share of love, whether it be metaphorical or true, Mevlana reprimands him severely:

“Since you do not fall in love, go and weave…

You have a lot to do, and your body and face have hundreds of different colours.

Since there is no wine of love in your skull.

Go, and lick the dishes of rich people in the kitchen…”

(Rubais,126)

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

Mecnun, Leyla’nın aşkıyla yola çıkmış, neticede Mevla’nın aşkına ulaşmıştır.

Ama insanın ne mecazi, ne hakiki aşktan nasibi yoksa Hazret-i Mevlana , bunlara sert bir dille çatar:

“Mademki aşık olmuyorsun, git yün ör, iplik eğir.

Yüz işin var, yüz renge boyanmışsın , yüz rengin var, yüz alacan…

Mademki kafatasında aşk şarabı yok,

Var, geliri bol kişilerin mutfağında kase yala…”

(Rubailer,126)

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

Gün Akşamsızdır….Vakt- i şerif Cuma Hayrola!

Posted in CUMA MESAJI on Aralık 10, 2009 by yabakientelbaki

semra spaces 

semra spaces

Dinlemek erdemdir” derdi,başını iyice yukarılara kaldırıp. O benim acılarımı dinlediği için bir kat daha erdeme bulanır, ben ona kendi sıkıntılarımı anlattığım için bir kat daha küçülürdüm.

Gün Akşamsızdır-Fatma K. Barbarosoğlu

semra spaces

Bir Öğrencimin Bana Öğrettikleri…Doğan Cüceloğlu…

Posted in DÜŞÜNDÜM, HAYAT, SEMRA'NIN DÜNYASINDAN on Kasım 19, 2009 by yabakientelbaki

semra

semrasemra
 
Bir Öğrencimin Bana Öğrettikleri
Kaliforniya’da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi Alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir  pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, ‘Armudun iyisini ayılar yer’ düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar
toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
‘Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
‘Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini ‘
‘Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak Kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally’nin mahremiyetine ‘burnumu sokuyordum.’

Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, ‘O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler ğrendim’ dedi. O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, ‘Sen benim kahramanımsın’ duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.

‘Nasıl yani?’ dedim.

‘Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.’

Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu ‘ayı’ olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally’nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, ‘Armudun iyisini ayılar yer’ diye düşündüm?
Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally’nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally’e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles’in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. ‘Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,’ dedi ve iki gün sonra, ‘Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,’ dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco’ya gidecektim, Sally’nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra
yoluma devam edebilirdim.

Bu planımı Sally’e söylediğimde Sally, ‘O gün ben de aileme
gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,’ dedi. Ailesine haber
Verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long
Beach’ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally’nin ağabeyi Brian’ın evine vardık. Sally’nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian’ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.

Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten
dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally’nin babası George’un
torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally’ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. ‘Evet’ yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. ‘Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz’, dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı AMA üç çocuğumdan hiçbiriyle göz
hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz
çökerek konuşan dede George’a ‘Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!’ dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, ‘Tabii, onlar küçük insanlar!’ yanıtını Verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki ‘Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?’ diyordu.

O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally’nin
ağabeyi Brian’ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret
yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme
havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles’ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14′te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: ‘Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa
geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary’le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş. Brian’ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian’ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir ‘keşke’ olmayacak.

Sally’e sordum: ‘Baban seninle randevulaşır mıydı?’

‘Evet’, dedi, ‘yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, ‘Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!’. Gülümseyerek, ‘Nereden biliyorsun?’ diye sordum.

‘Biz Frank’le konuştuk’ diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha
doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, ‘bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, ‘Ne yapabilirim?’ sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally’nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, ‘Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye  layıksın’, mesajı alır ve çocuğun CAN’ı beslenir.

Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, ‘Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim’, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, ‘Ben sevilmeye layık biriyim!’ diye yoğrulur.

Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN’dır…

semrasemra

…..Hadith…Prophet Muhammad(p.b.u.h)

Posted in ENGLİSH ARTİCLES-STORİES ETC., EY NEBİ on Kasım 19, 2009 by yabakientelbaki

semra spaces

semra spaces

The best word is Allah’s book..

The best path is Muhammad’s path!

Sözlerin en güzeli Allah‘ın kitabı,

Yolların en güzel Muhammed‘in yoludur!

Hadith …Prophet Muhammad(p.b.u.h)

…”dost işte…

Posted in DÜŞÜNDÜM, HAYAT, SEMRA'NIN DÜNYASINDAN on Kasım 11, 2009 by yabakientelbaki

semra spaces

semrasemra 

“dost işte, asansorde aynaya bakmak gibi
Güven verir herkese
En yenidir, en eski… ”

Bir zamanlar herkes benden ısrarla hatıra istediler,
hatırlamak için beni.

Herkes bir parçamı aldı hatıra diye.

Bilemezdim önceleri hatırlamak için
önce unutmak gerektiğini
ve yine bilemezdim
hatırlanmak için hatıralarında yetmeyeceğini.
Eski bir yolum artık kimsenin geçmediği

semrasemra

….The Say…..Catone…..

Posted in DÜŞÜNDÜM, ENGLİSH ARTİCLES-STORİES ETC., HAYAT on Kasım 11, 2009 by yabakientelbaki

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

Per avere una lunga vecchiaia bisogna cominciare ad essere vecchio molto presto!

If you want an old age that lasts many years, start being old soon!

Pour avoir une longue vieillesse, il faut commencer à vieillir très tôt!

Para tener una larga vejez hay que empezar a ser viejo tempranamente!

Wer sich ein hohes Alter wünscht, muss früh mit dem Altern beginnen!

Para se ter uma longa velhice, é preciso começar a ser velho bem cedo!

Uzun süren bir yaşlılık istiyorsan, bir an önce yaşlı olmalısın!

Catone

Free Image Hosting at www.ImageShack.us 

…..People…..İnsanlar…..

Posted in DÜŞÜNDÜM, ENGLİSH ARTİCLES-STORİES ETC., HAYAT, SEMRA'NIN DÜNYASINDAN on Kasım 3, 2009 by yabakientelbaki

semra spaces

SEMRA SPACES     SEMRA SPACES     SEMRA SPACES    

Most of the people  are like precious jewels.All the beauty and brightness for the occurrence.More good people to come together with and will must be polished.

SEMRA SPACES     SEMRA SPACES     SEMRA SPACES    

İnsanların çoğu kıymetli değerli taşlar gibidir.Bütün güzelliklerinin ve parlaklıklarının meydana çıkması için daha iyi insanlarla bir araya gelip cilalanmaları gerekir.

…When !?Ne zaman !?…

Posted in DÜŞÜNDÜM, ENGLİSH ARTİCLES-STORİES ETC., HAYAT, SEMRA'NIN DÜNYASINDAN, İSTANBUL on Ekim 26, 2009 by yabakientelbaki

semra spaces

Semra spacesSemra spacesSemra spacesSemra spaces

When you are down/Ne zaman keyifsizsin,

I wish you JOY/Ben sana MUTLULUK dilerim,

When you are Troubled/Ne zaman SORUNLARIN var,

I wish you PEACE/Ben sana HUZUR dilerim,

When you are lonely/Ne zaman yalnızsın,

I wish you LOVE /Ben sana SEVGİ dilerim,

When things are complicated/ Ne zaman herşey anlaşılmaz.

I wish you smile BEAUTY/Ben güzel gülümseme dilerim,

When things are chaotic /Ne zaman herşey karmakarışık.

I wish you inner SILENCE/ Ben senin için iç HUZUR dilerim,

When things are empty/Ne zaman işlerin boş ,

I wish you HOPE”/Ben istediğin olur ÜMİD ederim.

Semra spacesSemra spacesSemra spacesSemra spaces

………İstanbul ………

Posted in SEMRA'NIN DÜNYASINDAN, İSTANBUL on Ekim 22, 2009 by yabakientelbaki

semra love istanbul

Bazen ben de terk edip gidebilsem keşke diyorum..

İçimde bir İstanbul var ondan vazgeçemiyorum.

Belki sen de bir gün geçersin diye köprülerinden ,

Yakıp yıkamıyorum, koparıp da atamıyorum içimden..